Hilmi Yavuz: Mutsuzluğunu Yitirmiş Bir Şair*
Temrin Dergisi’nde 2011 Eylül Sayısında Hilmi
Yavuz üzerine 132 sayfa yazı ile çıktı!
Derginin giriş yazısında “Tanrım! Hilmi Yavuz
için teşekkürler” diye bir dua vardı!
Birkaçı hariç tüm yazılar, unvanları
belirtilmeyen akademisyenlere aitti: Öğretim görevlisi, yardımcı doçent doktor,
profesör doktor, araştırma görevlisi, doçent doktor, okutman, doktor, öğretmen,
yardımcı doçentlerden oluşan akademisyenler bütün dergi boyunca sadece Hilmi
Yavuz hakkında yazmışlardı.
Hiçbir yazı eleştirel değildi.
Edward Said’in de yazdığı gibi “fikirler kabul
edilmeyi gaye edinir”[1]
ancak bir fikrin içerdiği hiçbir bileşen herhangi bir kişi veya grup tarafından
kabülünü garanti etmez. 25 yıldan fazla eğitmenlik yapan Hilmi Yavuz’un akademisyenler
arasında şaşırtıcı derecede kadar yaygın kabul görmesinin nedenlerinden en
azından biri onun, aşağıda daha yakından bakacağımız, toplumsal oluş modu olmalıdır.
Türkiye’de sırtını devlete yaslamış,
geleneklerini devletten alan bir kurum olarak akademi tarafından “kabul
edilmenin” sorunu, akademinin şiir dünyasıyla ilişkisinde yatar. Akademinin
formaliteleri, ritüelleri, bu üretimlerin illa bir gerçeklik arayışının peşinde
olduğunun bir göstergesi değildir. Bir edebi doktora tezinin kapağında hangi
fontla kaç punto başlık atılacağının sıkı kurallara tabi olması, örneğin o
tezin içeriğinde son derece beylik gevelemelerle, binlerce kez tekrarlanmış
klişelerle dolu olmamasını garanti altına almaz. Temrin’in özel sayısındaki
akademisyenlerin ortaya koydukları yazılarda bugüne kadar Hilmi Yavuz hakkında
söylenmemiş bir söz yok, bir yaratıcılık yok; yalnızca bir edebi yardımlaşma
derneği Yavuz’a 75. Yaş günü hediyesi vermek istemişler; kendi aralarında da
rahatlıkla düzenleyebilecekleri bir çay partisindeki yüksek konuşmalarından halkımızı
da mahrum bırakmak istememişler, öyle görünüyor.
Akademisyenlerin “parçalı düşünceye”
inanmaları, uzun süreli devlete yamanmış olarak kalmak için elbette en
doğrusudur. Aşağıdaki sözler Hilmi Yavuz’un:
Ben parçalı
düşünceden ya da parçalı sözden yanayım. Yani benim önüme somut meseleler
konacak ve bu somut meselenin çözümünde zihinsel manada çözümünde teorik
araçlar ne olacak? Diyelim ki bugün Yunanistan’ın durumunu analiz ediyorum. Ben
Yunanistan’ın durumunu analiz ederken beni bu konuda doğrulara taşıyacak olan
zihinsel enstrümanlar, teorik enstrümanlar neler olabilir? Bu eğer Marksizm
olacaksa Marksizm’dir. Ama diyelim ki benim kişisel olarak Allah’la olan
ilişkim mevzu olduğu zaman benim için artık söz konusu olan İslam’dır. Parçalı
düşünce budur. Şöyle söyleyeyim, duvara çivi çakmak için çekici kullanırken,
çiviyi çıkarmak için kerpeteni kullanmak gibi bir şey bu.[2]
Parçalı düşünceden
yana olmak nedir? Örneğin 7 Haziran 1974 Milliyet Sanat’ta (s.83) Emil Galip
Sandalcı’nın bir kitabını tanıtırken şöyle bir cümle kurabiliriz: “1960 öncesi
Türkiye’sinde D.P. iktidarına karşı verilen özgürlük savaşında Emil Galip
Sandalcı’nın katkısı yadsınamaz.” Daha sonra, 25 Eylül 2011’de Zaman
Gazetesinde “Başbakan rahmetli Adnan Menderes’in Trakya gezisi sırasında …”
şeklinde, eskiden özgürlük için karşısında savaştığımız Menderes’i bugün “rahmetle”
anabiliriz. Olabilir, “özgürlük savaşçıları”nın karşısındaki iktidarın
somutlaşmış öznesi (Menderes) “rahmetle” de anılabilir. Ancak bu iki satırı,
aralarındaki farkı değil, benzerliği göstermek için alıntılıyorum: Her iki
refleks de yazıldığı dönemin iktidarının görüşleriyle uyumludur.
İngilizce “ahlak” kelimesi aynı zamanda “integrity”
ile de karşılanır ki aynı zamanda “bütünlük” demektir. Dinsel ilişkilere
bakarken Marksizmi, ekonomik ilişkilere bakarken İslamı “nereye” bıraktığımızı
düşünürsek, bu “parçalı düşünce”nin arkasından patetik bir ahlak eksikliği sırıtır.
1970’lerde İslamcı şimdi Marksist olsaydı buna patetik deyip unutabilirdik de,
ama durum bunun tersi, sürekli dönemin iktidarlarıyla uyum söz konusuysa, aslında
bu “düşünce”nin kişinin inançlarıyla değil, sadece çıkarlarıyla ilgili olduğunu
düşünmeye başlarız.
Tanınmasını tamamen “solcu” dergilerde,
çevrelerde gerçekleştirmiş birinin bu “parçalı düşünce inancını” 1970’lerde de
ifade etmemiş olmasını nasıl yorumlayabiliriz? “Aradan zaman geçmiş, düşünceleri değişmiş”
bir yorumdur. Ahmet Soysal’ın yazdığı gibi[3]
bir başka yorumsa şu olabilir, “ [H.Yavuz] zamana göre kolaylıkla saf
değiştir”mektedir. Aslında gerçekten değişmiş midir Yavuz’un düşünceleri?
Naipaul konusunda geçirdiği hezeyan da hatırlanırsa[4],
sorun Yavuz’un düşünceleri değil refleksleridir. Bu refleksler her dönemde
iktidarla uyumludur. Düşünce denemez belki ama eğer Hilmi Yavuz’un “ben sonuna
kadar iktidara yakın olacağım gibi bir düşüncesi olsaydı”, her zaman edebi
anlamda güçlü, iktidar koltuğuna yakın vb. olmak gibi bir “düşüncesi” olsaydı
ki bunu hiçbir yerde belirtmemekle birlikte bütün metinlerin altında buram
buram kokmaktadır, o zaman aslında kendisine bir tutarlılık madalyası
verebilirdik: Tüm zamanların kapıkulu, olarak!
Parçalı düşünce nedir? Yukarıda kaynağını
belirttiğim makalesinde Edward Said’in belirttiğine göre dönemin hakim akademik
alışkanlıklarının başında gelen “alanlar arası kesişmezlik” ve “konusunda uzmanlaşma”dan
söz etmek gerekir. Örneğin her depremde her savaşta nereden bulunup çıkarıldığı
belli olmayan, kendi konusundan başka hiçbir konuda söz söyleyemeyen, onun
dışında ne yaptığı/söylediği belirsiz, anti-entelektüel uzmanlardan oluşan bir
dünya. Bu devletin edebiyatı “da” tam olarak görmek istediği yerdir: Onlar bizi
yönetsin, biz Asaf Halet Çelebi yorumlayalım.
“Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim” diye
yazan Ece Ayhan, iktidarla hiçbir zaman barışmamış Sezai Karakoç’un yaşadığı
topraklarda artık bugün Yavuz’a “kapıkulu şairi” unvanını verebiliriz. Kapıkulu
şairinin devletin tezleriyle çatışmalara girmemesi, konusunda uzmanlaşması, otoriter
görünmesi gerekmektedir. “Alanlar arası kesişmeme ve uzmanlık ideolojisi”nin
gereklerinden biri olarak kavramlar gevelenip, kaynaklar birbirine karıştıkça
ortaya bir kafa karışıklığı çıkar, işte kapıkulunun bütün umudu yarattığı kafa
karışıklığının yeterince derin olmasıdır. Bir örnek aşağıda:
Jane Gallop’un Reading Lacan’da belirttiği gibi, ‘aktarım’
(transference), ‘yorum’dan (interpretation) ilkinin özneler arasında
gerçekleşen bir dialoga, ötekinin ise ‘bir bilen’in, örtük metnin gizli
anlamını açıklamasına dayanıyor olmaları bakımından birbirinden farklıdır. ‘Aktarım’
ve elbette ‘karşı-aktarım’dan (counter
transference) oluşan bu diyalogun, analiz edilen hasta (analysand) ile analiz eden hekim (analyst) arasında gerçekleştiğini biliyoruz:
Freud’un ‘Dora Vak’ası’, ‘aktarım’ı örnekleyen tipik bir vak’adır. Shoshana
Felman’ın Literatur and Psychoanalysis’de
belirttiği gibi, hasta ile hekim arasındaki ‘aktarım’ ve ‘karşı-aktarım’a
dayalı bu ilişki bir okuma modeli olarak edebiyata taşındığında, eleştirmenin
konumu ‘hasta’nın konumuna dönüşür.[5]
Psikanaliz süreciyle okuma sürecinin
karşılaştırıldığı bu paragraftan herhalde kimse bir kez daha okumadan bir şey
anlayamayacaktır; bu nedenle metne biraz daha yakından bakalım: “Jane Gallop’un Reading Lacan’da belirttiği
gibi, ‘aktarım’, ‘yorum’dan ilkinin özneler arasında gerçekleşen bir dialoga”
burada duralım, öncelikle, psikolojide “özne” diye bir kavramın kullanılması en
azından tartışmalıdır; “özne”lerden değil, “birey”lerden bahseder psikoloji. İkincisi
“transferans” kavramı söz konusuysa “dialog”dan da söz edemeyiz. Dialog iki
kişi arasındaki karşılıklı konuşmadır, oysa transferans kelimesinde duyguların
bilinçsiz bir biçimde karşı tarafa yansıtılması var yani, örneğin “kavga”dır
veya “aşk”tır. Kavganın bir dialog olarak adlandırılmasıyla ilk defa
karşılaşıyorum. Transferans bilinçle yapılan bir şey değildir, örtüktür,
bulunup çıkarılması çaba ister. Devam edelim: “ötekinin ise ‘bir bilen’in,
örtük metnin gizli anlamını açıklamasına dayanıyor olmaları bakımından
birbirinden farklıdır.” Yani, aktarım dialogdur, ama ‘yorum’ ‘bir bilen’in
örtük metnin gizli anlamını açıklamasıdır. Gizli anlam, her neyse, ona ulaşmak
için bir bilen gerekmesi, bir metnin bir yorumu olması, bu anlamın neden ‘gizli’
olduğu (öyle ya yorumcu için hiçbir şey gizli değildir) gibi tuhaf,
cevaplanması zor sorular ortaya çıkıyor.
Hilmi Yavuz, solda
Devam edelim: 2. cümle: “‘Aktarım’ ve elbette ‘karşı-aktarım’dan oluşan bu diyalogun, analiz
edilen hasta ile analiz eden hekim arasında gerçekleştiğini biliyoruz: Freud’un
‘Dora Vak’ası’, ‘aktarım’ı örnekleyen tipik bir vak’adır.” Ortaya ne kadar
isim atıldığını okur izleyebildi mi bilemiyoruz, Jane Gallop, Lacan, Freud,
Dora, ve bu devam edecek. Birinci cümle yukarıdaki gibi bütün psikanaliz
sürecini aktarım ve karşı-aktarıma indirgeme hatasına devam ediyor. İki
noktadan sonra gelen malumatsa, konuyu bilenler için değersiz bir bilgi,
bilmeyenler içinse bilgi oluşturmadan sönümleniyor. Kaldı ki “Dora Vak’ası”,
tipik bir vaka değildir, Dora’nın terapisi yarım kalmıştır, Freud için bir
hayal kırıklığıdır. Ancak Freud bu vakayı kendisiyle ilgili şeyler öğrenmek
için kullanmıştır.
Devam edelim: 3. cümle: “Shoshana Felman’ın Literatur and Psychoanalysis’de belirttiği gibi,
hasta ile hekim arasındaki ‘aktarım’ ve ‘karşı-aktarım’a dayalı bu ilişki bir
okuma modeli olarak edebiyata taşındığında, eleştirmenin konumu ‘hasta’nın
konumuna dönüşür.” Hastayla hekim arasındaki “diyalog” şimdi “ilişki” oldu.
Şurası ilginç, “bu ilişki, bir okuma modeli olarak edebiyata taşındığında”… Nasıl?
Psikanalitik süreci nereye taşıyoruz? Edebiyata! Bunun anlamı ne? Ve neden
eleştirmen hastaya dönüşüyor? Hasta kimi eleştiriyor? Doktoru mu? Metin doktor
mu oldu? İlk okuyuşta konuya ne kadar hakim göründüğü halde yazarın tamamen boş
konuştuğunu herhalde anlayan anlamıştır.
Yavuz bu ve başka yazılarda Freud’u Lacan’dan,
Lacan’ı Jane Gallop’tan, psikanalitik edebiyat eleştirisini Nurdan Gürbilek’ten,
Harold Bloom’u Terry Eagleton’dan, Marx’ı Stanley Fish’ten, Laplanche’ı Cynthia
Chase’den, sayfa numarası vermeksizin, aralıksız ve bu birbiriyle çatışan
görüşler öne süren birçok yazarı herhangi bir bütünleştirme çabasına
girişmeksizin alıntılar. Sayfalar-kitaplar-yıllar boyunca devam eden alanlararası
çatışmama ve uzmanlaşma ideolojisi içinde referansların ne kadar doğru olduğu
ve uygun kullanıldığı değil, “sayısı” önemlidir. Örneğin, Yavuz’un bir dil
sürçmesi 7 (yedi!) yıl boyunca varlığını sürdürmüştür. Bu yedi yıl içinde
kitapları yeniden basılır, yayınevlerini değiştirir, farkı düzeltmenlerle
çalışır, ancak hayatını sürdürür. Ne kendisi, ne düzeltmenleri, ne söyleşi
yaptıkları, ne öğrencileri, ne çevresindeki akademisyenler yardımlaşma derneği,
ne de okurlar Hilmi Yavuz’un söylediklerinden bir anlam çıkartmak zorundaymış
gibi davranırlar.
Hakkında yazılan tezlerde, düzenlenen
sempozyumlarda, dergi özel sayılarında, velhasıl hiçbir “kendi heykelini
yaratma girişiminde” hayat olanağı bulan ifadelerin hiçbiri “parçalı düşünceye
inanan” Hilmi Yavuz’un iktidarını sarsacak küçük bir eleştiri cümlesine
dönüşmez. Bu kadar iyiliğin bir araya gelmesinden aslında ortaya son derece
kötülük dolu bir tablo çıkmaktadır. Bu mistifikasyon pratiği içinde bazı dil
sürçmelerinin yıllar boyunca yaşaması vakayı adiyedendir.
Örneğin, Harold Bloom’un 1973’te yazdığı,
birkaç yıl önce Metis Yayınları tarafından çevirisi yayımlanan kitabı,
Etkilenme Endişesi’yle ilgili bir hata Yavuz’un metinlerinde tam yedi yıl
boyunca varlığını sürdürmüştür.
Kitabın orijinal adı The Anxiety of Influence. Yavuz bu kitaptan 2003 yılında[6]
hem de üç kere şu referansla söz ediyor (parantez içindeki kendi çevirisi) ‘The Influence of Anxiety (Etkinin Endişesi)’
kitabın İngilizce ismi takdim tehire uğramış, Türkçesi de tam doğru
sayılmaz (Yavuz “etkilenme” (influence)
kelimesini “etki” (effect) zannediyor). Daha sonra 2004 yılında aynı kitaptan
yine yanlış olarak The Influence of
Anxiety anılıyor.[7]
Bu sefer Türkçesi de yanlış (yine kendi çevirisi): Endişenin Etkisi (!). Endişenin şair üzerinde büyük etkileri
olduğundan söz ediyor (!).
Aynı kitap aradan 6 yıl geçtikten sonra (bu
arada Türkçede yayımlanmıştır) yine hatalı biçimde The Influence of Anxiety olarak iki kere anılıyor, bu sefer Türkçe
adı doğru, Metis yayınlarının kullandığı gibi Etkilenme Endişesi.[8]
Baba konusundan bahsettiği hemen her noktada bu kitabı hatırlayan ve de yanlış
hatırlayan Hilmi Yavuz’un sürekli dili sürçüyor ve bu yedi yıl kadar sürüyor. Yıllardan
beri belirgin bir düzeltmen ilgisiyle çevirileri orijinalleriyle karşılaştıran,
bu konuda kalbuüstü yazar ve çevirmenleri yıllardan beri azarlamış olan Yavuz’u
kimse düzeltmiyor.
Daha önemlisi, Yavuz yalnızca kitabın adını
yanlış hatırlamıyor, içeriğini de yanlış hatırlıyor. Örneğin aşağıdaki cümle
Yavuz’a ait:
Freud’un Haz
İlkesinin Ötesinde’de ortaya koyduğu gibi, Oedipus ya da erkek çocuklar,
erişkin kimlikler olabilmenin zorunlu koşulu olarak nasıl babalarıyla savaşmak
zorundaysalar, Harold Bloom için de şairler, tastamam bunun gibi, kendi
otoritelerini kanıtlamak için, sanatsal ‘Baba’larıyla hesaplaşmak
durumundadırlar.[9]
Aşağıdaki satırlar Etkilenme Endişesi’nin
önsözünden:
Bu kitaptaki birkaç
retorik jeste rağmen, hiçbir zaman ‘etkilenme endişesi’ kavramıyla Freudiyen Ödipal
rekabeti kastetmiş değilim. (…) Bu kitabın, herhangi bir uygun okuru (yani
komiserlik veya ideologluk taslamayan ve birazcık edebi duyarlığa sahip), ister
solcu olsun ister sağcı, etkilenme endişesinin, öncel olan kişiyle çok da fazla
ilgili olmadığını, onun yerine hikâye, roman, şiir veya deneme içinde ve bunlar
tarafından elde edilen bir endişe olduğunu anlayacaktır.[10]
Bloom’a göre konunun Freud’la ilgisi yok,
Yavuz’a göre “Bloom var diyor”; Bloom “etkilenme endişesi metinde realize olur”
derken, Yavuz Bloom’un şairlerin “sanatsal babalarıyla” hesaplaşması
gerektiğini söylediğini iddia ediyor. Bu, elbette, vahim bir yanlış okuma.
Ancak Hilmi Yavuz’un saikleri açısından belki yanlışlıkla yapılmış bir yanlış
okuma olmayabilir. Aslında Hilmi Yavuz “şair sayılmak” için en kolay yolları
ararken her çağın modası olan metinlerin otoritesinden destek almak ister. Geleneği,
kaynakları istediği gibi yanlış okuyarak şiirine bir arkaplan, bir teori inşaya
girişir.
Bu “inşa” girişiminin meyvelerinden bir tanesi
de oldukça sık kullandığı şiir diliyle gündelik dil ve/veya reklam dili
arasında yaptığı ayrımdır:
Şiir dili ile
reklam dilinin amaçları aynı değildir. Şiir dili ile reklam ve slogan dili
arasındaki amaç farklılığının, şiirdeki gösterenlerin (sözcüklerin) doğrudan
doğruya kendilerine gönderme yapmalarına (‘self-referentiality’), bu yüzden de
dilin içinde kalmalarına; buna karşılık, reklam ve slogan dilinde ise,
gösterenlerin dilin dışında ‘dış gerçeklik’e gönderme yapmalarına yol açtığı da
doğrudur.[11]
Yavuz ‘gösteren/gösterilen’ gibi kavramlarla,
referansta bulunurmuş gibi yaptığı Saussure’ün dil teorisini iğdiş ediyor.
Saussure’ün teorisi içinde ne gösteren ne gösterilen ‘dış gerçeklike’ gönderme
yapmaz. Gösterilenler kavramlardır, gösterenlerse onların adları. Saussure’un
denkleminde “dış gerçeklik” bir parametre değildir. Dolayısıyla şiir diliyle
reklam dili arasında bir fark varsa, hala gösterilmeye muhtaçtır. Aşağıdaki
aynı alıntının devamı:
Şiir dilinin
ayırdedici başka bir özelliği daha vardır: Metinlerarasılık
(‘Intertextuality’)... Bu reklam ve slogan diline ait bir özellik değildir. Bir
ekmek reklamındaki ‘Önce Ekmekler Düzeldi’ sloganının, Oktay Akbal’ın ‘Önce
Ekmekler Bozuldu’ sözüne atıfta bulunması, bu sloganı ‘yazınsal’ kılmaz.
‘Metinlerarasılık’, yazınsallığın kriteridir çünkü; -reklam ve slogan dilinin
değil!
Her şey tamam da “metinlerarasılık” reklam ve
slogan diline neden ait değil, neden “yazınsallığın” (yazsındallık, şiir dili
midir??) kriteridir, işte onu bilemiyoruz. Bize dünyaları vadeden bir alıntıdan
daha elimiz boş dönmek durumundayız.
“Metinlerarasılık”, “edebi babayla hesaplaşma”,
“babadan etkilenme”, “gelenek” konularına metinlerinde her zaman önemli bir yer
veren Yavuz’un Bloom konusundaki dil sürçmesi belki de doğaldır. Sorun elbette
geleneği sevmek değildir, bütün şairler onun içinde yaşıyoruz, ona
eklemleniyoruz. Ancak geçmiş, elbette ki yapılan bir şeydir ve Hilmi Yavuz da
bütün yaşayan şairler gibi kendine sürekli bir geçmiş inşa eder. Önemli olan bunun
ne kadar “açık” kılındığıdır. Babamızla kavgalarımızı görünür mü kılacağız,
gizleyecek miyiz? Birincisiyle ikincisi arasındaki fark bir phallus’a talip olmakla olmamak
arasındaki farktır.
Yavuz’un yer yer alıntıladığı Behçet Necatigil’e
ait bir cümle var: “Şiir geçmişe yapılan atıflarla ilerler”. Yavuz’a göre, “gelenekten
yararlanmak”, “metinlerarasılık”[12]
bu şiarı uygulamaktır. Yavuz öğrencisi olduğu Necatigil’den “Ceviz Sandıktaki
Anılar” isimli anı kitabında şöyle bahseder:
(Lise öğrencilik yıllarında
bir şiir matinesinde Yavuz’un Metin Eloğlu’na ait bir şiiri sanki bir tiyatro
oyunuymuş gibi okumasının ardından) Özdemir Asaf’ın bilge ‘fool’ oluşuyla,
benim sıradan soytarılığım arasındaki farkı, daha sonra, sevgili Behçet
Hoca’dan yediğim vahim zılgıtla öğrenecektim. Elbette şiiri “okuma” ile şiiri
“oynama” arasındaki farkı da.[13]
“Sıradan soytarılık”, “büyük” şiirin hep
uzağında kalmayı başarmış bir Metin Eloğlu’nun o kadar da karşı çıkmayabileceği
bir şeydir, ama “Son Osmanlı” Behçet Hoca için şiir hep elit bir uğraş olarak
kalmalıdır. Bu öykü, Yavuz’un kastre edilmesinin öyküsüdür. Yavuz bu “vahim
zılgıtla” hiçbir zaman göğüs göğse gelmediği gibi “şiir geçmişe yapılan
atıflarla ilerler” şiarıyla da hiçbir zaman hesaplaşmaz. Behçet Necatigil’in
söylediklerini Tanrı emri kabul eder. Yukarıdaki alıntıda da örneğin, nedir
“geçmiş”? Bir tek geçmiş mi var? Atalarımızdan hangilerini “geçmiş” kabul
edeceğiz?
Sorulması muhtemel bütün sorular sorulmamış
olarak kalır. Kesişmeme ve uzmanlaşma ideolojisi bunu gerektirir. Yavuz
“babayla hesaplaşma” paradigmasını sadece örtülü yöntemlerle uygulayabilir: Bugüne
kadar 2. Yeniyle ilgili kavgasını bir kere bile ortaya koymaz, bu büyük şiir
kuşağını DP iktidarının baskısına, Attila İlhan’a bağlar, açıkça karşısına
çıkmadan altını oymaya çalışır. Daha önce Hilmi Yavuz ve Türk edebiyatında
başkalarının belirgin bir “babayla hesaplaşmama” geleneği içinde olduklarını
yazmış, babaların oğullarla kurdukları bol öpücüklü, ödüllü, kariyerli, sevgi
dolu bu ilişkiyi “bir ensest biçimi” olarak nitelemiştim. Tilmizlerinden de
hiçbir eleştiri içermeyen ilişkiler talep eden Yavuz, kendini gençlere illa bir
yöntem önermek zorunda hissediyorsa “gidin kendinize bir gelenek inşa edin” diyebilirdi.
Yavuz’un yalnızca şiirsel-babalarıyla değil
oğullarıyla ilişkisini de belirlemiş olan bu sıfat kendini, herhalde hiçbir
yerde, Can Yayınları şiir dizisi editörlüğü yaptığı sırada kendi imzasıyla yazdığı
arka kapak yazılarındaki kadar net bir biçimde ortaya koymuyordur. Aşağıdakiler
Yavuz’un kendi seçtiği şiir kitaplarına yazdığı arka kapak yazılarından
bazıları:
Mehmet Hameş’in
Yaktığın Coğrafya’sı ‘yaban bir Doğa’nın haşin haritasını okumaya çağırıyor
bizi: ‘sırtını sırtlan kayalıklar’a vermiş ve ‘yaralarını çakal ulumalarının’
kanattığı bir bedenin de coğrafyasıdır bu... (…) Mehmet Hameş: Asi nehrinin
şiirini yazan asi bir çocuk!
“Çocuk” kelimesinin altını bir kez daha çizmek
gerekir mi?
Ercan Yılmaz’ın “Rüya
Kasrı”, büyülü bir metafizik. Dil’in zamirlerini, edatlarını; Söz’ün
istiarelerini bir rüyaya dönüştürerek inşa edilen muhteşem bir şiir kasrının
içindeki metafizikten söz ediyorum. (…) Türk şiiri bu kitapla iftihar
edebilir;-etmelidir...
Yavuz sanki eve karnesiyle gelen bir çocukla
“iftihar” etmektedir.
Çok genç, ama o
ölçüde olgun şiirler yazan Can Bahadır Yüce... Olağanüstü bir yetenek.
“Genç ama olgun” Can Bahadır Yüce.
Can Bahadır Yüce (…)
birçok bakımdan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ilk gençliğini anımsatıyor: Bir askeri
okul öğrencisi; ilk şiir kitabı ile müthiş bir yetenek!
Yine gençliğe ve öğrenciliğe yapılan bir
vurgu.
[Vural Bahadır
Bayrıl] ‘poetika’sıya kimliğini kanıtlamış bir şair.
Burada da, “ergenlik” vurgusu var.
Baki Ayhan T.’nin
şiirlerinde çocukluk bir bahçedir.
Yine, “çocukluk” vurgusu.
Şimdi şöyle bir şey var, bu “metin”ler bir yere
yazılıyor olsa gerek; bu yer neresi olabilir? Yavuz burada nereye yazıyor? Bir
şair hakikaten ciddiye aldığı bir başka şair hakkında böyle konuşabilir mi? Hayır.
Bu yazıların yazıldığı yer, şairlerin “cv”leridir; “başarılı şairlerin”
referans mektuplarıdır. Bunları yazan “patron”dur; kendinden altta gördükleri
hakkında konuşmaktadır. Bu tarz sözler söyledikçe kendine edebi-babasıyla açık
savaşından edinemediği bir phallus devşirmeye
çalışır.
9 Ocak 2005’te CNN Türk’te yayınlanan Karalama
Defteri adlı programın sunucusu Doğan Hızlan, konuklar Hilmi Yavuz, Ahmet Oktay
ve Can Bahadır Yüce’dir. Yavuz’un o günlerde yeni yayımlanan “Hurufi Şiirler”
adlı kitabı hakkında konuşuluyor. Yavuz açıklıyor: “‘Masa dört ayaklı bir
nesnedir’ deyince bu nesneler dünyasındaki fiziksel bir şeye gönderme yapar, ‘masa
dört harfli bir kelimedir’ deyince bu kelimelerin kendisine gönderme yapar”. Yavuz
bu kitapta kelimeleri hep bu ikinci biçimde kullandığını belirttikten sonra Can
Bahadır Yüce, şunu söylüyor “Bu kitap Hilmi Yavuz’un ‘Kareler Aklar’ıdır”
(Behçet Necatigil’in bir kitabı). Yavuz “şiirsel oğluna” yanıt veriyor: “onur
duyarım”.
İnsan babasının övgüsünden “onur” duyar,
oğlunun övgüsünden “sevinç”, diye düşünebilirdik, oysa.
Dünyayı değiştirmek konusundaki bütün
arzularından kurtulmuş (belki hiçbir zaman böyle bir istek duymamış) bir Hilmi
Yavuz elbette 16 Nisan 2010’da katıldığı Başbakanın Yazarlarla Buluşmasında aşağıdaki
sözleri duyunca, bugüne kadar hep kendisinden beklendiği gibi davranmış,
kitaplarında devletin politikalarıyla kesişmeyen, tutarlı bir kapıkulu çizgisi
izlemiş olduğu için gurur duyabilmiştir.
Başbakan Erdoğan,
milli birlik ve kardeşlik projesi ile mücadelelerini bir adım daha yukarıya
taşıdıklarını ve Türkiye'nin birliğine ve kardeşliğine yeni bir sayfa
açtıklarını belirterek, şöyle devam etti: “En başından itibaren söylediğimi
burada bir kez daha tekrar etmek istiyorum. Sanatçılarımız olmazsa, sanatçı
duyarlılığı bu sürece yansımazsa bu süreç eksik kalır.”[14]
Milli birlik ve kardeşlik projesi denen şey
elbette ki bu konuşmanın yapıldığı dönemde adı “Kürt Açılımı” olan şimdi yerini
savaş çığırtkanlıklarına bırakmış devletin Kürt politikasından başka bir şey
değildir. Kapıkulu şairi, güvenlik dahil devletin her türlü çıkarları bütün
yorumlarına sessizce nüfuz etmiş, parçalı düşünceye inanan, devletle her dönem iyi
ilişkiler sürdürmesini bilmiş, uzmanlaşmış ve en önemlisi şiirsel babasıyla
hiçbir zaman açıktan çatışmamış ve kendi şiirsel oğullarından aynını talep eden
kişidir. O toplantıya eleştirel bir gözle katılmış olanları dışarıda
bırakabiliriz, emin olduğumuz tek şey Yavuz’un bunlardan biri olmadığıdır.
Ancak bugün Türk şiirinin geldiği noktada
Hilmi Yavuz tarih yazımı konusunda girdiği savaşı kaybetmiştir. İkinci Yeni
bütün ağırlığıyla Türk şiirini zirvesindedir. Hilmi Yavuz’sa geçmişin hızla
unutulan bir parçası olarak kalacağını gördüğü için Temrin’deki gibi
soytarılıklara cevaz vermektedir. Önemi bunu saptamanın önemi kadardır.
Gerçek düşünce kişisel hırslardan başkası
olmayınca parçalı düşünce için her şey bir malzemedir, Marksizm, İslamcılık,
gelenek, felsefe/teori kırıntıları.[15]
Aslında Osmanlı’dan öğrenilen gelenek içerisinde kapıkulunun sarayın
düşüncesinden başka bir “düşüncesi”, kendine ait bir düşüncesi olmaması ve bunu
inandırıcı bir biçimde oynamasıdır. Hilmi Yavuz bu formüle sonuna kadar bağlı
kalır: Marksisttir ama Marksizmden bihaberdir[16],
Müslümandır ama Müslümanlıkla ilgisi kendisi başlı başına bir tartışma olan “kültürel
İslam” düzeyindedir, “gelenekten yanadır” ama geleneği istediği gibi yapıp bozar,
üstelik bunu da gizler, 1950’lerde İkinci Yeniye özenen şiirler yazar, sonra
1974’te İkinci Yeniyi karalama kampanyalarında yer alır[17].
Yavuz’un kapıkulu refleksleri şaşmaz bir biçimde tutarlıdır, bir tutarsızlık
varsa şiirsel ve siyasi Türkiye tarihinde aranmalıdır(!).
Bir zamanlar “Hüzün ki en çok yakışandır bize”
diye yazan Hilmi Yavuz, belki de mutsuzluğun üretici bir güç olduğunu
söylemekteydi. Artık “olmuştur”, elinden “ben idealini”, mutsuzluğunu düşürmüştür.
Nazım, Tanpınar, Necatigil mutsuzluklarını yitirmeden ölebildiler. Bize Yavuz’un
mutlu ve zevksiz ‘olgunluk’ şiirlerini okumak kaldı: “gördüğüm belki kördüğüm”,
“yüzüme bak, hüzüne bakmış olursun!” [Akşam Şiirleri s. 17, 23] Yavuz “hüznünü”
geçici tatminler karşılığında bugüne kadar çoktan elden çıkarmıştır.
Her ne kadar öyle görünmese de, bu yazı Hilmi
Yavuz hakkında değildir. Bu yazı Hilmi Yavuz’un kurduğu dille ilgilidir, suyun
bulandırıldığı her noktada suyun derin sanılmasından medet umanlar içinde
yalnız değildir Yavuz. Bu dil bir kötülük cephesidir, iktidarın iyi olduğunu
sürekli kulaklarımıza fısıldayan, ödüller vb. rüşvetlerle has edebiyatçıları
her daim satın almaya yeltenen, edebiyatta gerçek olan, hayatla ilişikli olan
ne varsa boğmaya ezmeye çalışan, pazarlamanın suyunu çıkaran, yaşarken kendi
heykelini izlemenin cazibesi içinde kaybolan, baba ve çocuklarıyla ilişkisinde
“mutlu” bir kesim vardır. Bu yazı bu kesimin kendini doğrulamak için her gün
ağzında gevelediği dile karşı yazılmıştır.
[1] Edward Said, Kış Ruhu, Muhalifler İzleyiciler Taraftarlar ve Cemaat, Metis,
İkinci Basım 2006, s.101. Ben aynı cümleyi “fikirler kabul edilmenin
koşullarını arar” diye çevirebilirdim. Yazının ilerleyen bölümlerindeki
“kesişmeme ve uzmanlık” kavramlaştırması da Said’e aittir.
[2] Dinç Çoban, Hilmi Yavuz’la Söyleşi: “Kendi
semamın tek yıldızıyım En beğendiğim şair Hilmi Yavuz”, Akşam Gazetesi, 18 Eylül 2011, Pazar Eki.
[3] Ahmet Soysal, “Kötü Edebiyat
Nedir?” Akşam-Lık, S.53, 9-15 Mayıs 2003.
[4] Türk Şiirinde gelenekseli
savunmanın kendisine kaldığına inanan Hilmi Yavuz geçen yıl Hilmi Yavuz,
İstanbul'da Yazarlar Parlamentosu'nu açacak V.S. Naipaul'ün 'Müslümanlara
hakaret ettiğini' yazdı ve bir sonuçta ziyaretin iptaline varacak bir
“kampanya”ya çanak tuttu. Ece Ayhan Yavuz’a “belediye şairi” demişti. Belediye kelimesinin
kökeni üzerinde yapılan basit bir araştırma kelimenin anlamlarından birinin de
“mahalli” olduğuna götürecektir araştıranı. Bu tartışmada Hilmi Yavuz
Türkiye’yi “kendi mahallesi” olarak gördüğünü ortaya koyan bir tavır çizdi: “Bu
mahalle bizim çöplüğümüz!” Bu tartışma bütün içeriğin ötesinde Yabuz’un
Türkiye’yi mahalleye çevirme bahasına kendi reklamını yaptığı bir tartışma
olarak hatırlanacaktır.
[5] Hilmi Yavuz, Okuma Biçimleri, Timaş Yayınları, Şubat 2010, 1. Baskı, s.40.
[6] Hilmi Yavuz, Kara Güneş, Can Yayınları 2. Basım, 2003, s.127.
[7] V. B. Bayrıl, Şair ve Okuru: Hilmi Yavuz, Yasakmeyve, Mart-Nisan 2004, Sayı 7,
s.14.
[8] Okuma
Biçimleri, agy. s.44.
[9] Okuma
Biçimleri, agy, s.45.
[10] Harold Bloom, The Anxiety of Influence, Oxford University Press, 2. Edition,
1997, s.xxii.
[11] Hilmi Yavuz, Kara Güneş, agy,
s.46.
[12] Bu yazı genellikle Hilmi Yavuz’un “teori”
adına ortaya koyduğu metinleri ortaya koyuş biçimiyle ilgili olmakla beraber, “teorik”
bir belirlemeye izin verilsin: Metinlerarasılık teorisi, teorik yazılar
dediğimiz grup içinde, ortaya çıktığı her yerde Yavuz’un, kendi şiirini
masajlamakla ilgili olarak devreye giriyor. O zaman bu teorinin şiir incelemek
için kullanışlı bir araç olmadığına ilişkin birkaç noktayı burada belirtelim. Metinlerarasılık
teorisinin sorunları, geçmişle her zaman aynı semboller paylaşmıyor olmamızdır,
hele de Türkiye gibi Kemalizmi baş tacı, babasızlığı şiar edinen bir toplumda
“ataların sembollerinin değeri” her zaman şaibeli kalacaktır. İkincisi
metinlerarasılığı takip edecek, dolayısıyla elindeki metnin gerçek değerini
bilecek “gerçek okur” bulunmasının zorluğu şiiri zaten itildiği dar alanda daha
da yalnızlaştırır. Hilmi Yavuz metinlerarasılığa varmak için tam da bunu yapar:
şiir dili konuşma dili ayrımları yapar, sonra şiir dili içinde eğitimli okur
avına çıkar ve prenslerinden oluşan dar bir gruba şiirini hapseder. Uzmanlık
ideolojisi, (belki Turgut Uyar’ın acemilik paradigmasının tersi olarak
görülebilecek) aynı zamanda uzman okurlar gerektirir. Okuma ne kadar teknik ve entelektüel
yeteneklere bağımlı kılınırsa, o kadar toplumun malı olmaktan çıkma durumuna
gelir. Üçüncüsü, “atalarımızın bizden daha cahil olma olasılığını” göz ardı
etmesidir, “ata”lar genellikle ölü-beyaz-Türk-heteroseksüel-ırkçı-fundamentalist
kısacası anti demokratik kökenlerden gelmektedir. Ataların tamamı günümüzün
feminist, eşcinsel, farklı ırksal arka planlardan gelen okurlarına söyleyecek
bir sözü yoktur, bu okurlara veri teşkil edemez. Yani yöntem yine bir
yöntemsizliktir, adına “gelenekten yararlanmak” denen şeyin, bütün metinlerde
“kendine bir gelenek inşa etmek” olarak değiştirilmesi gerekir.
[13] Hilmi Yavuz, Ceviz Sandıktaki Anılar, Can Yayınları, 3. Basım 2002, s.50.
[14] Erdoğan'ın yazarlarla buluşmasında yaptığı
konuşma, Hürriyet Gazetesi, 17 Nisan
2010.
[15] Bu tezin kendisi hiç de yeni
değildir: Oğuz Demiralp bunu daha 1979’da “Hilmi Yavuz’da ise eski deyiş şiire
takılan bir süstür” biçiminde ifade eder [Oğuz Demiralp, Okuma Defteri, YKY,
1995, s.148]. Aynı konuda benzer bir ifade: “[Hilmi Yavuz’un] Her duruşunda bir
‘gibi yapma’ egemendir. (…) Her şey onun için kendi adına bir kullanmalıktır.” [Mustafa
Durak, “Yol Şiirleri”nde Yeni Bir Şey Yok, Şiiri
Özlüyorum, Mayıs 2007, S.21, s.7.]
[16] “Kapitalizmin mantığı, ‘değişim
değeri’ (exchange value) üzerine inşa edilmiştir; -tıpkı prekapitalist üretim
tarzlarının mantığının ‘kullanım değeri’ (use value) üzerine inşa edilmiş
olması gibi.” [Okuma Biçimleri, agy.
s.165]. “Metaların kullanım-değerlerinin prekapitalist toplumdaki hakimiyetinin
yerini, kapitalist toplumda değişim (mübadele) değerinin hakimiyeti almıştır.” [Okuma Biçimleri, agy. s.136]. Marksist
külliyatı birazcık karıştırsanız bile fiyatın, değerin, mübadelenin kapitalizmden
çok daha önce çıktığını ve bunların hiçbirinin kapitalizmi, kendinden önceki
ekonomik düzen olan feodalizmden ayırt edici özelliği olmadığını bilirsiniz.
Kapitalizmden önce de mübadele vardı, pazar vardı, değişim değeri ve fiyat
vardı, kapitalizmin feodalizmle arasında tek bir tane belirleyici fark vardır:
artı değer.
[17] Belirgin bir biçimde İkinci Yeni etkisinde bir
Hilmi Yavuz şiirinden: “Biz seni sevdik mi binlerce seviyoruz/Binlerce kırık
dökük akşamlara karşı çaresiz/ Vişneli dondurmalara karşı hep birden”
[Yeditepe, 1 Ağustos 1956, S.112]. 1974’teyse şunları yazar: “[İkinci Yeni] tümüyle batılı burjuva
ideolojisinin genel karakteristiklerini yansıtan bir şiir akımı (…)
yabancılaşmış bir şiir (…) burjuva ideolojisinin temel dayanaklarından biri
olan “bireycilik” anlayışını, salt biçimsel bir yapı olarak almış, bu yapıyı
insanımızın ve toplumumuzun kendine özgü sorunlarıyla bütünleştirmeden, soyut
bir kategori olarak kullanmıştır.” [Milliyet Sanat, 29 Mart 1974, S.73] Sol
politikanın güçlü olduğu 1974’te yabancılaşma, ideoloji, burjuva, toplumumuz, vb.
gibi kavramların bolluğuna bakarak ifade edilirse “solcu” bir yerden konuşan
Hilmi Yavuz, 2000’lerde “Hurufi Şiirler”le toplumun sorunlarıyla “bütünleşme”
yolunun hazırlıklarını yapar: “imdi resimdeki adresim şimdi:/işte ‘hilmi@yalnızlık dot kom’/ ‘a’ ‘y’yle
evlenirken, ay kara,/ biz burda ayla’yla lay lay lom” [Hilmi Yavuz, Hurufi
Şiirler, YKY, 2004, s. 36].
* Bu yazı Duvar Dergisi'nin 1. sayısında yayımlanmıştır (Ocak 2012).