20 Şubat 2022 Pazar

Hilmi Yavuz: Mutsuzluğunu Yitirmiş Bir Şair

 

Hilmi Yavuz: Mutsuzluğunu Yitirmiş Bir Şair*

Temrin Dergisi’nde 2011 Eylül Sayısında Hilmi Yavuz üzerine 132 sayfa yazı ile çıktı!

Derginin giriş yazısında “Tanrım! Hilmi Yavuz için teşekkürler” diye bir dua vardı!

Birkaçı hariç tüm yazılar, unvanları belirtilmeyen akademisyenlere aitti: Öğretim görevlisi, yardımcı doçent doktor, profesör doktor, araştırma görevlisi, doçent doktor, okutman, doktor, öğretmen, yardımcı doçentlerden oluşan akademisyenler bütün dergi boyunca sadece Hilmi Yavuz hakkında yazmışlardı.

Hiçbir yazı eleştirel değildi.

Edward Said’in de yazdığı gibi “fikirler kabul edilmeyi gaye edinir”[1] ancak bir fikrin içerdiği hiçbir bileşen herhangi bir kişi veya grup tarafından kabülünü garanti etmez. 25 yıldan fazla eğitmenlik yapan Hilmi Yavuz’un akademisyenler arasında şaşırtıcı derecede kadar yaygın kabul görmesinin nedenlerinden en azından biri onun, aşağıda daha yakından bakacağımız, toplumsal oluş modu olmalıdır.

Türkiye’de sırtını devlete yaslamış, geleneklerini devletten alan bir kurum olarak akademi tarafından “kabul edilmenin” sorunu, akademinin şiir dünyasıyla ilişkisinde yatar. Akademinin formaliteleri, ritüelleri, bu üretimlerin illa bir gerçeklik arayışının peşinde olduğunun bir göstergesi değildir. Bir edebi doktora tezinin kapağında hangi fontla kaç punto başlık atılacağının sıkı kurallara tabi olması, örneğin o tezin içeriğinde son derece beylik gevelemelerle, binlerce kez tekrarlanmış klişelerle dolu olmamasını garanti altına almaz. Temrin’in özel sayısındaki akademisyenlerin ortaya koydukları yazılarda bugüne kadar Hilmi Yavuz hakkında söylenmemiş bir söz yok, bir yaratıcılık yok; yalnızca bir edebi yardımlaşma derneği Yavuz’a 75. Yaş günü hediyesi vermek istemişler; kendi aralarında da rahatlıkla düzenleyebilecekleri bir çay partisindeki yüksek konuşmalarından halkımızı da mahrum bırakmak istememişler, öyle görünüyor.

Akademisyenlerin “parçalı düşünceye” inanmaları, uzun süreli devlete yamanmış olarak kalmak için elbette en doğrusudur. Aşağıdaki sözler Hilmi Yavuz’un:

Ben parçalı düşünceden ya da parçalı sözden yanayım. Yani benim önüme somut meseleler konacak ve bu somut meselenin çözümünde zihinsel manada çözümünde teorik araçlar ne olacak? Diyelim ki bugün Yunanistan’ın durumunu analiz ediyorum. Ben Yunanistan’ın durumunu analiz ederken beni bu konuda doğrulara taşıyacak olan zihinsel enstrümanlar, teorik enstrümanlar neler olabilir? Bu eğer Marksizm olacaksa Marksizm’dir. Ama diyelim ki benim kişisel olarak Allah’la olan ilişkim mevzu olduğu zaman benim için artık söz konusu olan İslam’dır. Parçalı düşünce budur. Şöyle söyleyeyim, duvara çivi çakmak için çekici kullanırken, çiviyi çıkarmak için kerpeteni kullanmak gibi bir şey bu.[2]

Parçalı düşünceden yana olmak nedir? Örneğin 7 Haziran 1974 Milliyet Sanat’ta (s.83) Emil Galip Sandalcı’nın bir kitabını tanıtırken şöyle bir cümle kurabiliriz: “1960 öncesi Türkiye’sinde D.P. iktidarına karşı verilen özgürlük savaşında Emil Galip Sandalcı’nın katkısı yadsınamaz.” Daha sonra, 25 Eylül 2011’de Zaman Gazetesinde “Başbakan rahmetli Adnan Menderes’in Trakya gezisi sırasında …” şeklinde, eskiden özgürlük için karşısında savaştığımız Menderes’i bugün “rahmetle” anabiliriz. Olabilir, “özgürlük savaşçıları”nın karşısındaki iktidarın somutlaşmış öznesi (Menderes) “rahmetle” de anılabilir. Ancak bu iki satırı, aralarındaki farkı değil, benzerliği göstermek için alıntılıyorum: Her iki refleks de yazıldığı dönemin iktidarının görüşleriyle uyumludur.

İngilizce “ahlak” kelimesi aynı zamanda “integrity” ile de karşılanır ki aynı zamanda “bütünlük” demektir. Dinsel ilişkilere bakarken Marksizmi, ekonomik ilişkilere bakarken İslamı “nereye” bıraktığımızı düşünürsek, bu “parçalı düşünce”nin arkasından patetik bir ahlak eksikliği sırıtır. 1970’lerde İslamcı şimdi Marksist olsaydı buna patetik deyip unutabilirdik de, ama durum bunun tersi, sürekli dönemin iktidarlarıyla uyum söz konusuysa, aslında bu “düşünce”nin kişinin inançlarıyla değil, sadece çıkarlarıyla ilgili olduğunu düşünmeye başlarız.

Tanınmasını tamamen “solcu” dergilerde, çevrelerde gerçekleştirmiş birinin bu “parçalı düşünce inancını” 1970’lerde de ifade etmemiş olmasını nasıl yorumlayabiliriz?  “Aradan zaman geçmiş, düşünceleri değişmiş” bir yorumdur. Ahmet Soysal’ın yazdığı gibi[3] bir başka yorumsa şu olabilir, “ [H.Yavuz] zamana göre kolaylıkla saf değiştir”mektedir. Aslında gerçekten değişmiş midir Yavuz’un düşünceleri? Naipaul konusunda geçirdiği hezeyan da hatırlanırsa[4], sorun Yavuz’un düşünceleri değil refleksleridir. Bu refleksler her dönemde iktidarla uyumludur. Düşünce denemez belki ama eğer Hilmi Yavuz’un “ben sonuna kadar iktidara yakın olacağım gibi bir düşüncesi olsaydı”, her zaman edebi anlamda güçlü, iktidar koltuğuna yakın vb. olmak gibi bir “düşüncesi” olsaydı ki bunu hiçbir yerde belirtmemekle birlikte bütün metinlerin altında buram buram kokmaktadır, o zaman aslında kendisine bir tutarlılık madalyası verebilirdik: Tüm zamanların kapıkulu, olarak!

Parçalı düşünce nedir? Yukarıda kaynağını belirttiğim makalesinde Edward Said’in belirttiğine göre dönemin hakim akademik alışkanlıklarının başında gelen “alanlar arası kesişmezlik” ve “konusunda uzmanlaşma”dan söz etmek gerekir. Örneğin her depremde her savaşta nereden bulunup çıkarıldığı belli olmayan, kendi konusundan başka hiçbir konuda söz söyleyemeyen, onun dışında ne yaptığı/söylediği belirsiz, anti-entelektüel uzmanlardan oluşan bir dünya. Bu devletin edebiyatı “da” tam olarak görmek istediği yerdir: Onlar bizi yönetsin, biz Asaf Halet Çelebi yorumlayalım.

“Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim” diye yazan Ece Ayhan, iktidarla hiçbir zaman barışmamış Sezai Karakoç’un yaşadığı topraklarda artık bugün Yavuz’a “kapıkulu şairi” unvanını verebiliriz. Kapıkulu şairinin devletin tezleriyle çatışmalara girmemesi, konusunda uzmanlaşması, otoriter görünmesi gerekmektedir. “Alanlar arası kesişmeme ve uzmanlık ideolojisi”nin gereklerinden biri olarak kavramlar gevelenip, kaynaklar birbirine karıştıkça ortaya bir kafa karışıklığı çıkar, işte kapıkulunun bütün umudu yarattığı kafa karışıklığının yeterince derin olmasıdır. Bir örnek aşağıda:

Jane Gallop’un Reading Lacan’da belirttiği gibi, ‘aktarım’ (transference), ‘yorum’dan (interpretation) ilkinin özneler arasında gerçekleşen bir dialoga, ötekinin ise ‘bir bilen’in, örtük metnin gizli anlamını açıklamasına dayanıyor olmaları bakımından birbirinden farklıdır. ‘Aktarım’ ve elbette ‘karşı-aktarım’dan (counter transference) oluşan bu diyalogun, analiz edilen hasta (analysand) ile analiz eden hekim (analyst) arasında gerçekleştiğini biliyoruz: Freud’un ‘Dora Vak’ası’, ‘aktarım’ı örnekleyen tipik bir vak’adır. Shoshana Felman’ın Literatur and Psychoanalysis’de belirttiği gibi, hasta ile hekim arasındaki ‘aktarım’ ve ‘karşı-aktarım’a dayalı bu ilişki bir okuma modeli olarak edebiyata taşındığında, eleştirmenin konumu ‘hasta’nın konumuna dönüşür.[5]

Psikanaliz süreciyle okuma sürecinin karşılaştırıldığı bu paragraftan herhalde kimse bir kez daha okumadan bir şey anlayamayacaktır; bu nedenle metne biraz daha yakından bakalım: “Jane Gallop’un Reading Lacan’da belirttiği gibi, ‘aktarım’, ‘yorum’dan ilkinin özneler arasında gerçekleşen bir dialoga” burada duralım, öncelikle, psikolojide “özne” diye bir kavramın kullanılması en azından tartışmalıdır; “özne”lerden değil, “birey”lerden bahseder psikoloji. İkincisi “transferans” kavramı söz konusuysa “dialog”dan da söz edemeyiz. Dialog iki kişi arasındaki karşılıklı konuşmadır, oysa transferans kelimesinde duyguların bilinçsiz bir biçimde karşı tarafa yansıtılması var yani, örneğin “kavga”dır veya “aşk”tır. Kavganın bir dialog olarak adlandırılmasıyla ilk defa karşılaşıyorum. Transferans bilinçle yapılan bir şey değildir, örtüktür, bulunup çıkarılması çaba ister. Devam edelim: “ötekinin ise ‘bir bilen’in, örtük metnin gizli anlamını açıklamasına dayanıyor olmaları bakımından birbirinden farklıdır.” Yani, aktarım dialogdur, ama ‘yorum’ ‘bir bilen’in örtük metnin gizli anlamını açıklamasıdır. Gizli anlam, her neyse, ona ulaşmak için bir bilen gerekmesi, bir metnin bir yorumu olması, bu anlamın neden ‘gizli’ olduğu (öyle ya yorumcu için hiçbir şey gizli değildir) gibi tuhaf, cevaplanması zor sorular ortaya çıkıyor.

 

 
Hilmi Yavuz, solda

Devam edelim: 2. cümle: “‘Aktarım’ ve elbette ‘karşı-aktarım’dan oluşan bu diyalogun, analiz edilen hasta ile analiz eden hekim arasında gerçekleştiğini biliyoruz: Freud’un ‘Dora Vak’ası’, ‘aktarım’ı örnekleyen tipik bir vak’adır.” Ortaya ne kadar isim atıldığını okur izleyebildi mi bilemiyoruz, Jane Gallop, Lacan, Freud, Dora, ve bu devam edecek. Birinci cümle yukarıdaki gibi bütün psikanaliz sürecini aktarım ve karşı-aktarıma indirgeme hatasına devam ediyor. İki noktadan sonra gelen malumatsa, konuyu bilenler için değersiz bir bilgi, bilmeyenler içinse bilgi oluşturmadan sönümleniyor. Kaldı ki “Dora Vak’ası”, tipik bir vaka değildir, Dora’nın terapisi yarım kalmıştır, Freud için bir hayal kırıklığıdır. Ancak Freud bu vakayı kendisiyle ilgili şeyler öğrenmek için kullanmıştır.

Devam edelim: 3. cümle: “Shoshana Felman’ın Literatur and Psychoanalysis’de belirttiği gibi, hasta ile hekim arasındaki ‘aktarım’ ve ‘karşı-aktarım’a dayalı bu ilişki bir okuma modeli olarak edebiyata taşındığında, eleştirmenin konumu ‘hasta’nın konumuna dönüşür.” Hastayla hekim arasındaki “diyalog” şimdi “ilişki” oldu. Şurası ilginç, “bu ilişki, bir okuma modeli olarak edebiyata taşındığında”… Nasıl? Psikanalitik süreci nereye taşıyoruz? Edebiyata! Bunun anlamı ne? Ve neden eleştirmen hastaya dönüşüyor? Hasta kimi eleştiriyor? Doktoru mu? Metin doktor mu oldu? İlk okuyuşta konuya ne kadar hakim göründüğü halde yazarın tamamen boş konuştuğunu herhalde anlayan anlamıştır.

Yavuz bu ve başka yazılarda Freud’u Lacan’dan, Lacan’ı Jane Gallop’tan, psikanalitik edebiyat eleştirisini Nurdan Gürbilek’ten, Harold Bloom’u Terry Eagleton’dan, Marx’ı Stanley Fish’ten, Laplanche’ı Cynthia Chase’den, sayfa numarası vermeksizin, aralıksız ve bu birbiriyle çatışan görüşler öne süren birçok yazarı herhangi bir bütünleştirme çabasına girişmeksizin alıntılar. Sayfalar-kitaplar-yıllar boyunca devam eden alanlararası çatışmama ve uzmanlaşma ideolojisi içinde referansların ne kadar doğru olduğu ve uygun kullanıldığı değil, “sayısı” önemlidir. Örneğin, Yavuz’un bir dil sürçmesi 7 (yedi!) yıl boyunca varlığını sürdürmüştür. Bu yedi yıl içinde kitapları yeniden basılır, yayınevlerini değiştirir, farkı düzeltmenlerle çalışır, ancak hayatını sürdürür. Ne kendisi, ne düzeltmenleri, ne söyleşi yaptıkları, ne öğrencileri, ne çevresindeki akademisyenler yardımlaşma derneği, ne de okurlar Hilmi Yavuz’un söylediklerinden bir anlam çıkartmak zorundaymış gibi davranırlar.

Hakkında yazılan tezlerde, düzenlenen sempozyumlarda, dergi özel sayılarında, velhasıl hiçbir “kendi heykelini yaratma girişiminde” hayat olanağı bulan ifadelerin hiçbiri “parçalı düşünceye inanan” Hilmi Yavuz’un iktidarını sarsacak küçük bir eleştiri cümlesine dönüşmez. Bu kadar iyiliğin bir araya gelmesinden aslında ortaya son derece kötülük dolu bir tablo çıkmaktadır. Bu mistifikasyon pratiği içinde bazı dil sürçmelerinin yıllar boyunca yaşaması vakayı adiyedendir.

Örneğin, Harold Bloom’un 1973’te yazdığı, birkaç yıl önce Metis Yayınları tarafından çevirisi yayımlanan kitabı, Etkilenme Endişesi’yle ilgili bir hata Yavuz’un metinlerinde tam yedi yıl boyunca varlığını sürdürmüştür.

Kitabın orijinal adı The Anxiety of Influence. Yavuz bu kitaptan 2003 yılında[6] hem de üç kere şu referansla söz ediyor (parantez içindeki kendi çevirisi) ‘The Influence of Anxiety (Etkinin Endişesi)’ kitabın İngilizce ismi takdim tehire uğramış, Türkçesi de tam doğru sayılmaz  (Yavuz “etkilenme” (influence) kelimesini “etki” (effect) zannediyor). Daha sonra 2004 yılında aynı kitaptan yine yanlış olarak The Influence of Anxiety anılıyor.[7] Bu sefer Türkçesi de yanlış (yine kendi çevirisi): Endişenin Etkisi (!). Endişenin şair üzerinde büyük etkileri olduğundan söz ediyor (!).

Aynı kitap aradan 6 yıl geçtikten sonra (bu arada Türkçede yayımlanmıştır) yine hatalı biçimde The Influence of Anxiety olarak iki kere anılıyor, bu sefer Türkçe adı doğru, Metis yayınlarının kullandığı gibi Etkilenme Endişesi.[8] Baba konusundan bahsettiği hemen her noktada bu kitabı hatırlayan ve de yanlış hatırlayan Hilmi Yavuz’un sürekli dili sürçüyor ve bu yedi yıl kadar sürüyor. Yıllardan beri belirgin bir düzeltmen ilgisiyle çevirileri orijinalleriyle karşılaştıran, bu konuda kalbuüstü yazar ve çevirmenleri yıllardan beri azarlamış olan Yavuz’u kimse düzeltmiyor.

Daha önemlisi, Yavuz yalnızca kitabın adını yanlış hatırlamıyor, içeriğini de yanlış hatırlıyor. Örneğin aşağıdaki cümle Yavuz’a ait:

Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde’de ortaya koyduğu gibi, Oedipus ya da erkek çocuklar, erişkin kimlikler olabilmenin zorunlu koşulu olarak nasıl babalarıyla savaşmak zorundaysalar, Harold Bloom için de şairler, tastamam bunun gibi, kendi otoritelerini kanıtlamak için, sanatsal ‘Baba’larıyla hesaplaşmak durumundadırlar.[9]

Aşağıdaki satırlar Etkilenme Endişesi’nin önsözünden:

Bu kitaptaki birkaç retorik jeste rağmen, hiçbir zaman ‘etkilenme endişesi’ kavramıyla Freudiyen Ödipal rekabeti kastetmiş değilim. (…) Bu kitabın, herhangi bir uygun okuru (yani komiserlik veya ideologluk taslamayan ve birazcık edebi duyarlığa sahip), ister solcu olsun ister sağcı, etkilenme endişesinin, öncel olan kişiyle çok da fazla ilgili olmadığını, onun yerine hikâye, roman, şiir veya deneme içinde ve bunlar tarafından elde edilen bir endişe olduğunu anlayacaktır.[10]

Bloom’a göre konunun Freud’la ilgisi yok, Yavuz’a göre “Bloom var diyor”; Bloom “etkilenme endişesi metinde realize olur” derken, Yavuz Bloom’un şairlerin “sanatsal babalarıyla” hesaplaşması gerektiğini söylediğini iddia ediyor. Bu, elbette, vahim bir yanlış okuma. Ancak Hilmi Yavuz’un saikleri açısından belki yanlışlıkla yapılmış bir yanlış okuma olmayabilir. Aslında Hilmi Yavuz “şair sayılmak” için en kolay yolları ararken her çağın modası olan metinlerin otoritesinden destek almak ister. Geleneği, kaynakları istediği gibi yanlış okuyarak şiirine bir arkaplan, bir teori inşaya girişir.

Bu “inşa” girişiminin meyvelerinden bir tanesi de oldukça sık kullandığı şiir diliyle gündelik dil ve/veya reklam dili arasında yaptığı ayrımdır:

Şiir dili ile reklam dilinin amaçları aynı değildir. Şiir dili ile reklam ve slogan dili arasındaki amaç farklılığının, şiirdeki gösterenlerin (sözcüklerin) doğrudan doğruya kendilerine gönderme yapmalarına (‘self-referentiality’), bu yüzden de dilin içinde kalmalarına; buna karşılık, reklam ve slogan dilinde ise, gösterenlerin dilin dışında ‘dış gerçeklik’e gönderme yapmalarına yol açtığı da doğrudur.[11]

Yavuz ‘gösteren/gösterilen’ gibi kavramlarla, referansta bulunurmuş gibi yaptığı Saussure’ün dil teorisini iğdiş ediyor. Saussure’ün teorisi içinde ne gösteren ne gösterilen ‘dış gerçeklike’ gönderme yapmaz. Gösterilenler kavramlardır, gösterenlerse onların adları. Saussure’un denkleminde “dış gerçeklik” bir parametre değildir. Dolayısıyla şiir diliyle reklam dili arasında bir fark varsa, hala gösterilmeye muhtaçtır. Aşağıdaki aynı alıntının devamı:

Şiir dilinin ayırdedici başka bir özelliği daha vardır: Metinlerarasılık (‘Intertextuality’)... Bu reklam ve slogan diline ait bir özellik değildir. Bir ekmek reklamındaki ‘Önce Ekmekler Düzeldi’ sloganının, Oktay Akbal’ın ‘Önce Ekmekler Bozuldu’ sözüne atıfta bulunması, bu sloganı ‘yazınsal’ kılmaz. ‘Metinlerarasılık’, yazınsallığın kriteridir çünkü; -reklam ve slogan dilinin değil!

Her şey tamam da “metinlerarasılık” reklam ve slogan diline neden ait değil, neden “yazınsallığın” (yazsındallık, şiir dili midir??) kriteridir, işte onu bilemiyoruz. Bize dünyaları vadeden bir alıntıdan daha elimiz boş dönmek durumundayız.

“Metinlerarasılık”, “edebi babayla hesaplaşma”, “babadan etkilenme”, “gelenek” konularına metinlerinde her zaman önemli bir yer veren Yavuz’un Bloom konusundaki dil sürçmesi belki de doğaldır. Sorun elbette geleneği sevmek değildir, bütün şairler onun içinde yaşıyoruz, ona eklemleniyoruz. Ancak geçmiş, elbette ki yapılan bir şeydir ve Hilmi Yavuz da bütün yaşayan şairler gibi kendine sürekli bir geçmiş inşa eder. Önemli olan bunun ne kadar “açık” kılındığıdır. Babamızla kavgalarımızı görünür mü kılacağız, gizleyecek miyiz? Birincisiyle ikincisi arasındaki fark bir phallus’a talip olmakla olmamak arasındaki farktır.

Yavuz’un yer yer alıntıladığı Behçet Necatigil’e ait bir cümle var: “Şiir geçmişe yapılan atıflarla ilerler”. Yavuz’a göre, “gelenekten yararlanmak”, “metinlerarasılık”[12] bu şiarı uygulamaktır. Yavuz öğrencisi olduğu Necatigil’den “Ceviz Sandıktaki Anılar” isimli anı kitabında şöyle bahseder:

(Lise öğrencilik yıllarında bir şiir matinesinde Yavuz’un Metin Eloğlu’na ait bir şiiri sanki bir tiyatro oyunuymuş gibi okumasının ardından) Özdemir Asaf’ın bilge ‘fool’ oluşuyla, benim sıradan soytarılığım arasındaki farkı, daha sonra, sevgili Behçet Hoca’dan yediğim vahim zılgıtla öğrenecektim. Elbette şiiri “okuma” ile şiiri “oynama” arasındaki farkı da.[13]

“Sıradan soytarılık”, “büyük” şiirin hep uzağında kalmayı başarmış bir Metin Eloğlu’nun o kadar da karşı çıkmayabileceği bir şeydir, ama “Son Osmanlı” Behçet Hoca için şiir hep elit bir uğraş olarak kalmalıdır. Bu öykü, Yavuz’un kastre edilmesinin öyküsüdür. Yavuz bu “vahim zılgıtla” hiçbir zaman göğüs göğse gelmediği gibi “şiir geçmişe yapılan atıflarla ilerler” şiarıyla da hiçbir zaman hesaplaşmaz. Behçet Necatigil’in söylediklerini Tanrı emri kabul eder. Yukarıdaki alıntıda da örneğin, nedir “geçmiş”? Bir tek geçmiş mi var? Atalarımızdan hangilerini “geçmiş” kabul edeceğiz?

Sorulması muhtemel bütün sorular sorulmamış olarak kalır. Kesişmeme ve uzmanlaşma ideolojisi bunu gerektirir. Yavuz “babayla hesaplaşma” paradigmasını sadece örtülü yöntemlerle uygulayabilir: Bugüne kadar 2. Yeniyle ilgili kavgasını bir kere bile ortaya koymaz, bu büyük şiir kuşağını DP iktidarının baskısına, Attila İlhan’a bağlar, açıkça karşısına çıkmadan altını oymaya çalışır. Daha önce Hilmi Yavuz ve Türk edebiyatında başkalarının belirgin bir “babayla hesaplaşmama” geleneği içinde olduklarını yazmış, babaların oğullarla kurdukları bol öpücüklü, ödüllü, kariyerli, sevgi dolu bu ilişkiyi “bir ensest biçimi” olarak nitelemiştim. Tilmizlerinden de hiçbir eleştiri içermeyen ilişkiler talep eden Yavuz, kendini gençlere illa bir yöntem önermek zorunda hissediyorsa “gidin kendinize bir gelenek inşa edin” diyebilirdi.

Yavuz’un yalnızca şiirsel-babalarıyla değil oğullarıyla ilişkisini de belirlemiş olan bu sıfat kendini, herhalde hiçbir yerde, Can Yayınları şiir dizisi editörlüğü yaptığı sırada kendi imzasıyla yazdığı arka kapak yazılarındaki kadar net bir biçimde ortaya koymuyordur. Aşağıdakiler Yavuz’un kendi seçtiği şiir kitaplarına yazdığı arka kapak yazılarından bazıları:

Mehmet Hameş’in Yaktığın Coğrafya’sı ‘yaban bir Doğa’nın haşin haritasını okumaya çağırıyor bizi: ‘sırtını sırtlan kayalıklar’a vermiş ve ‘yaralarını çakal ulumalarının’ kanattığı bir bedenin de coğrafyasıdır bu... (…) Mehmet Hameş: Asi nehrinin şiirini yazan asi bir çocuk!

“Çocuk” kelimesinin altını bir kez daha çizmek gerekir mi?

Ercan Yılmaz’ın “Rüya Kasrı”, büyülü bir metafizik. Dil’in zamirlerini, edatlarını; Söz’ün istiarelerini bir rüyaya dönüştürerek inşa edilen muhteşem bir şiir kasrının içindeki metafizikten söz ediyorum. (…) Türk şiiri bu kitapla iftihar edebilir;-etmelidir...

Yavuz sanki eve karnesiyle gelen bir çocukla “iftihar” etmektedir.

Çok genç, ama o ölçüde olgun şiirler yazan Can Bahadır Yüce... Olağanüstü bir yetenek.

“Genç ama olgun” Can Bahadır Yüce.

Can Bahadır Yüce (…) birçok bakımdan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ilk gençliğini anımsatıyor: Bir askeri okul öğrencisi; ilk şiir kitabı ile müthiş bir yetenek!

Yine gençliğe ve öğrenciliğe yapılan bir vurgu.

[Vural Bahadır Bayrıl] ‘poetika’sıya kimliğini kanıtlamış bir şair.

Burada da, “ergenlik” vurgusu var.

Baki Ayhan T.’nin şiirlerinde çocukluk bir bahçedir.

Yine, “çocukluk” vurgusu.

Şimdi şöyle bir şey var, bu “metin”ler bir yere yazılıyor olsa gerek; bu yer neresi olabilir? Yavuz burada nereye yazıyor? Bir şair hakikaten ciddiye aldığı bir başka şair hakkında böyle konuşabilir mi? Hayır. Bu yazıların yazıldığı yer, şairlerin “cv”leridir; “başarılı şairlerin” referans mektuplarıdır. Bunları yazan “patron”dur; kendinden altta gördükleri hakkında konuşmaktadır. Bu tarz sözler söyledikçe kendine edebi-babasıyla açık savaşından edinemediği bir phallus devşirmeye çalışır.

9 Ocak 2005’te CNN Türk’te yayınlanan Karalama Defteri adlı programın sunucusu Doğan Hızlan, konuklar Hilmi Yavuz, Ahmet Oktay ve Can Bahadır Yüce’dir. Yavuz’un o günlerde yeni yayımlanan “Hurufi Şiirler” adlı kitabı hakkında konuşuluyor. Yavuz açıklıyor: “‘Masa dört ayaklı bir nesnedir’ deyince bu nesneler dünyasındaki fiziksel bir şeye gönderme yapar, ‘masa dört harfli bir kelimedir’ deyince bu kelimelerin kendisine gönderme yapar”. Yavuz bu kitapta kelimeleri hep bu ikinci biçimde kullandığını belirttikten sonra Can Bahadır Yüce, şunu söylüyor “Bu kitap Hilmi Yavuz’un ‘Kareler Aklar’ıdır” (Behçet Necatigil’in bir kitabı). Yavuz “şiirsel oğluna” yanıt veriyor: “onur duyarım”.

İnsan babasının övgüsünden “onur” duyar, oğlunun övgüsünden “sevinç”, diye düşünebilirdik, oysa.

Dünyayı değiştirmek konusundaki bütün arzularından kurtulmuş (belki hiçbir zaman böyle bir istek duymamış) bir Hilmi Yavuz elbette 16 Nisan 2010’da katıldığı Başbakanın Yazarlarla Buluşmasında aşağıdaki sözleri duyunca, bugüne kadar hep kendisinden beklendiği gibi davranmış, kitaplarında devletin politikalarıyla kesişmeyen, tutarlı bir kapıkulu çizgisi izlemiş olduğu için gurur duyabilmiştir.

Başbakan Erdoğan, milli birlik ve kardeşlik projesi ile mücadelelerini bir adım daha yukarıya taşıdıklarını ve Türkiye'nin birliğine ve kardeşliğine yeni bir sayfa açtıklarını belirterek, şöyle devam etti: “En başından itibaren söylediğimi burada bir kez daha tekrar etmek istiyorum. Sanatçılarımız olmazsa, sanatçı duyarlılığı bu sürece yansımazsa bu süreç eksik kalır.”[14]

Milli birlik ve kardeşlik projesi denen şey elbette ki bu konuşmanın yapıldığı dönemde adı “Kürt Açılımı” olan şimdi yerini savaş çığırtkanlıklarına bırakmış devletin Kürt politikasından başka bir şey değildir. Kapıkulu şairi, güvenlik dahil devletin her türlü çıkarları bütün yorumlarına sessizce nüfuz etmiş, parçalı düşünceye inanan, devletle her dönem iyi ilişkiler sürdürmesini bilmiş, uzmanlaşmış ve en önemlisi şiirsel babasıyla hiçbir zaman açıktan çatışmamış ve kendi şiirsel oğullarından aynını talep eden kişidir. O toplantıya eleştirel bir gözle katılmış olanları dışarıda bırakabiliriz, emin olduğumuz tek şey Yavuz’un bunlardan biri olmadığıdır.

Ancak bugün Türk şiirinin geldiği noktada Hilmi Yavuz tarih yazımı konusunda girdiği savaşı kaybetmiştir. İkinci Yeni bütün ağırlığıyla Türk şiirini zirvesindedir. Hilmi Yavuz’sa geçmişin hızla unutulan bir parçası olarak kalacağını gördüğü için Temrin’deki gibi soytarılıklara cevaz vermektedir. Önemi bunu saptamanın önemi kadardır.

Gerçek düşünce kişisel hırslardan başkası olmayınca parçalı düşünce için her şey bir malzemedir, Marksizm, İslamcılık, gelenek, felsefe/teori kırıntıları.[15] Aslında Osmanlı’dan öğrenilen gelenek içerisinde kapıkulunun sarayın düşüncesinden başka bir “düşüncesi”, kendine ait bir düşüncesi olmaması ve bunu inandırıcı bir biçimde oynamasıdır. Hilmi Yavuz bu formüle sonuna kadar bağlı kalır: Marksisttir ama Marksizmden bihaberdir[16], Müslümandır ama Müslümanlıkla ilgisi kendisi başlı başına bir tartışma olan “kültürel İslam” düzeyindedir, “gelenekten yanadır” ama geleneği istediği gibi yapıp bozar, üstelik bunu da gizler, 1950’lerde İkinci Yeniye özenen şiirler yazar, sonra 1974’te İkinci Yeniyi karalama kampanyalarında yer alır[17]. Yavuz’un kapıkulu refleksleri şaşmaz bir biçimde tutarlıdır, bir tutarsızlık varsa şiirsel ve siyasi Türkiye tarihinde aranmalıdır(!).

Bir zamanlar “Hüzün ki en çok yakışandır bize” diye yazan Hilmi Yavuz, belki de mutsuzluğun üretici bir güç olduğunu söylemekteydi. Artık “olmuştur”, elinden “ben idealini”, mutsuzluğunu düşürmüştür. Nazım, Tanpınar, Necatigil mutsuzluklarını yitirmeden ölebildiler. Bize Yavuz’un mutlu ve zevksiz ‘olgunluk’ şiirlerini okumak kaldı: “gördüğüm belki kördüğüm”, “yüzüme bak, hüzüne bakmış olursun!” [Akşam Şiirleri s. 17, 23] Yavuz “hüznünü” geçici tatminler karşılığında bugüne kadar çoktan elden çıkarmıştır.

Her ne kadar öyle görünmese de, bu yazı Hilmi Yavuz hakkında değildir. Bu yazı Hilmi Yavuz’un kurduğu dille ilgilidir, suyun bulandırıldığı her noktada suyun derin sanılmasından medet umanlar içinde yalnız değildir Yavuz. Bu dil bir kötülük cephesidir, iktidarın iyi olduğunu sürekli kulaklarımıza fısıldayan, ödüller vb. rüşvetlerle has edebiyatçıları her daim satın almaya yeltenen, edebiyatta gerçek olan, hayatla ilişikli olan ne varsa boğmaya ezmeye çalışan, pazarlamanın suyunu çıkaran, yaşarken kendi heykelini izlemenin cazibesi içinde kaybolan, baba ve çocuklarıyla ilişkisinde “mutlu” bir kesim vardır. Bu yazı bu kesimin kendini doğrulamak için her gün ağzında gevelediği dile karşı yazılmıştır.



[1]     Edward Said, Kış Ruhu, Muhalifler İzleyiciler Taraftarlar ve Cemaat, Metis, İkinci Basım 2006, s.101. Ben aynı cümleyi “fikirler kabul edilmenin koşullarını arar” diye çevirebilirdim. Yazının ilerleyen bölümlerindeki “kesişmeme ve uzmanlık” kavramlaştırması da Said’e aittir.

[2]     Dinç Çoban, Hilmi Yavuz’la Söyleşi: “Kendi semamın tek yıldızıyım En beğendiğim şair Hilmi Yavuz”, Akşam Gazetesi, 18 Eylül 2011, Pazar Eki.

[3]     Ahmet Soysal, “Kötü Edebiyat Nedir?” Akşam-Lık, S.53, 9-15 Mayıs 2003.

[4]     Türk Şiirinde gelenekseli savunmanın kendisine kaldığına inanan Hilmi Yavuz geçen yıl Hilmi Yavuz, İstanbul'da Yazarlar Parlamentosu'nu açacak V.S. Naipaul'ün 'Müslümanlara hakaret ettiğini' yazdı ve bir sonuçta ziyaretin iptaline varacak bir “kampanya”ya çanak tuttu. Ece Ayhan Yavuz’a “belediye şairi” demişti. Belediye kelimesinin kökeni üzerinde yapılan basit bir araştırma kelimenin anlamlarından birinin de “mahalli” olduğuna götürecektir araştıranı. Bu tartışmada Hilmi Yavuz Türkiye’yi “kendi mahallesi” olarak gördüğünü ortaya koyan bir tavır çizdi: “Bu mahalle bizim çöplüğümüz!” Bu tartışma bütün içeriğin ötesinde Yabuz’un Türkiye’yi mahalleye çevirme bahasına kendi reklamını yaptığı bir tartışma olarak hatırlanacaktır.

[5]     Hilmi Yavuz, Okuma Biçimleri, Timaş Yayınları, Şubat 2010, 1. Baskı, s.40.

[6]     Hilmi Yavuz, Kara Güneş, Can Yayınları 2. Basım, 2003, s.127.

[7]     V. B. Bayrıl, Şair ve Okuru: Hilmi Yavuz, Yasakmeyve, Mart-Nisan 2004, Sayı 7, s.14.

[8]     Okuma Biçimleri, agy. s.44.

[9]     Okuma Biçimleri, agy, s.45.

[10]   Harold Bloom, The Anxiety of Influence, Oxford University Press, 2. Edition, 1997, s.xxii.

[11]   Hilmi Yavuz, Kara Güneş, agy, s.46.

[12]   Bu yazı genellikle Hilmi Yavuz’un “teori” adına ortaya koyduğu metinleri ortaya koyuş biçimiyle ilgili olmakla beraber, “teorik” bir belirlemeye izin verilsin: Metinlerarasılık teorisi, teorik yazılar dediğimiz grup içinde, ortaya çıktığı her yerde Yavuz’un, kendi şiirini masajlamakla ilgili olarak devreye giriyor. O zaman bu teorinin şiir incelemek için kullanışlı bir araç olmadığına ilişkin birkaç noktayı burada belirtelim. Metinlerarasılık teorisinin sorunları, geçmişle her zaman aynı semboller paylaşmıyor olmamızdır, hele de Türkiye gibi Kemalizmi baş tacı, babasızlığı şiar edinen bir toplumda “ataların sembollerinin değeri” her zaman şaibeli kalacaktır. İkincisi metinlerarasılığı takip edecek, dolayısıyla elindeki metnin gerçek değerini bilecek “gerçek okur” bulunmasının zorluğu şiiri zaten itildiği dar alanda daha da yalnızlaştırır. Hilmi Yavuz metinlerarasılığa varmak için tam da bunu yapar: şiir dili konuşma dili ayrımları yapar, sonra şiir dili içinde eğitimli okur avına çıkar ve prenslerinden oluşan dar bir gruba şiirini hapseder. Uzmanlık ideolojisi, (belki Turgut Uyar’ın acemilik paradigmasının tersi olarak görülebilecek) aynı zamanda uzman okurlar gerektirir. Okuma ne kadar teknik ve entelektüel yeteneklere bağımlı kılınırsa, o kadar toplumun malı olmaktan çıkma durumuna gelir. Üçüncüsü, “atalarımızın bizden daha cahil olma olasılığını” göz ardı etmesidir, “ata”lar genellikle ölü-beyaz-Türk-heteroseksüel-ırkçı-fundamentalist kısacası anti demokratik kökenlerden gelmektedir. Ataların tamamı günümüzün feminist, eşcinsel, farklı ırksal arka planlardan gelen okurlarına söyleyecek bir sözü yoktur, bu okurlara veri teşkil edemez. Yani yöntem yine bir yöntemsizliktir, adına “gelenekten yararlanmak” denen şeyin, bütün metinlerde “kendine bir gelenek inşa etmek” olarak değiştirilmesi gerekir.

[13]   Hilmi Yavuz, Ceviz Sandıktaki Anılar, Can Yayınları, 3. Basım 2002, s.50.

[14]   Erdoğan'ın yazarlarla buluşmasında yaptığı konuşma, Hürriyet Gazetesi, 17 Nisan 2010.

[15]   Bu tezin kendisi hiç de yeni değildir: Oğuz Demiralp bunu daha 1979’da “Hilmi Yavuz’da ise eski deyiş şiire takılan bir süstür” biçiminde ifade eder [Oğuz Demiralp, Okuma Defteri, YKY, 1995, s.148]. Aynı konuda benzer bir ifade: “[Hilmi Yavuz’un] Her duruşunda bir ‘gibi yapma’ egemendir. (…) Her şey onun için kendi adına bir kullanmalıktır.” [Mustafa Durak, “Yol Şiirleri”nde Yeni Bir Şey Yok, Şiiri Özlüyorum, Mayıs 2007, S.21,  s.7.]

[16]   “Kapitalizmin mantığı, ‘değişim değeri’ (exchange value) üzerine inşa edilmiştir; -tıpkı prekapitalist üretim tarzlarının mantığının ‘kullanım değeri’ (use value) üzerine inşa edilmiş olması gibi.” [Okuma Biçimleri, agy. s.165]. “Metaların kullanım-değerlerinin prekapitalist toplumdaki hakimiyetinin yerini, kapitalist toplumda değişim (mübadele) değerinin hakimiyeti almıştır.” [Okuma Biçimleri, agy. s.136]. Marksist külliyatı birazcık karıştırsanız bile fiyatın, değerin, mübadelenin kapitalizmden çok daha önce çıktığını ve bunların hiçbirinin kapitalizmi, kendinden önceki ekonomik düzen olan feodalizmden ayırt edici özelliği olmadığını bilirsiniz. Kapitalizmden önce de mübadele vardı, pazar vardı, değişim değeri ve fiyat vardı, kapitalizmin feodalizmle arasında tek bir tane belirleyici fark vardır: artı değer.

[17]   Belirgin bir biçimde İkinci Yeni etkisinde bir Hilmi Yavuz şiirinden: “Biz seni sevdik mi binlerce seviyoruz/Binlerce kırık dökük akşamlara karşı çaresiz/ Vişneli dondurmalara karşı hep birden” [Yeditepe, 1 Ağustos 1956, S.112]. 1974’teyse şunları yazar: “[İkinci Yeni] tümüyle batılı burjuva ideolojisinin genel karakteristiklerini yansıtan bir şiir akımı (…) yabancılaşmış bir şiir (…) burjuva ideolojisinin temel dayanaklarından biri olan “bireycilik” anlayışını, salt biçimsel bir yapı olarak almış, bu yapıyı insanımızın ve toplumumuzun kendine özgü sorunlarıyla bütünleştirmeden, soyut bir kategori olarak kullanmıştır.” [Milliyet Sanat, 29 Mart 1974, S.73] Sol politikanın güçlü olduğu 1974’te yabancılaşma, ideoloji, burjuva, toplumumuz, vb. gibi kavramların bolluğuna bakarak ifade edilirse “solcu” bir yerden konuşan Hilmi Yavuz, 2000’lerde “Hurufi Şiirler”le toplumun sorunlarıyla “bütünleşme” yolunun hazırlıklarını yapar: “imdi resimdeki adresim şimdi:/işte ‘hilmi@yalnızlık dot kom’/ ‘a’ ‘y’yle evlenirken, ay kara,/ biz burda ayla’yla lay lay lom” [Hilmi Yavuz, Hurufi Şiirler, YKY, 2004, s. 36].

 

* Bu yazı Duvar Dergisi'nin 1. sayısında yayımlanmıştır (Ocak 2012).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yorumunuzu yazmak için bu alanı kullanabilirsiniz